Item image

SOKULLU MEHMET PAŞA KÜLLİYESİ

Sultanahmet Meydanı’ndan Kadırga’ya doğru inen Şehit Mehmet Paşa yokuşu üzerinde yer alan külliye, 1572 yılında yaptırılmıştır. Külliyenin kim tarafından yaptırıldığı tartışmalıdır. Sokullu Mehmet Paşa’nın vakfiyesinde caminin eşi İsmihan (Esmahan) Sultan’a hediye olarak paşa tarafından yaptırıldığı yazılıdır ancak İsmihan Sultan’ın vakfiyesinde ise külliyenin kendisi tarafından yaptırıldığı yazar. Buna göre İsmihan Sultan babası II. Selim tarafından kendisine ihsan edilen Rumeli’deki köyler ve tarım arazileri ile İstanbul’daki bazı gayrimenkullerini külliyeye vakfetmiştir. Külliyenin İsmihan Sultan tarafından yaptırıldığı yönündeki görüş genel olarak kabul görmüştür. Her ne kadar külliyeyi İsmihan Sultan yaptırmış olsa da halk arasında Sokullu Mehmet Paşa’nın adı ile anılmış ve bu şekilde isimlendirilmiştir.

Sokullu Mehmet Paşa, Osmanlı İmparatorluğu’nun yükselme döneminin en önemli isimlerinden biri olup Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim ve III. Murat dönemlerinde sadrazamlık yapmıştır. Aslen Sırp kökenli olan Mehmet Paşa, Sokoloviçi (Sokol) Kasabası’nda 1505 yılında doğmuş ve kendisine Bayo Sokoloviç adı verilmiştir. “Sokullu” ünvanı buradan gelmektedir. Aynı sebeple Balkan halkları arasında da “Mehmet Paşa Sokoloviç” olarak anılır. 1519 yılında devşirme sistemi ile Edirne Sarayı’na getirilerek Müslüman yapılmış ve eğitiminin ardından İstanbul’a gönderilmiştir. 1541’de Kapıcıbaşı olarak görevlendirilen Mehmet Paşa, Barbaros Hayrettin Paşa’nın ölümünün ardından 1546’da Kaptan-ı Derya olarak görevlendirilmiştir. Ardından birçok başka önemli görevi ifa eden Sokullu Mehmet Paşa, 1565 yılında sadrazamlığa getirilmiş ve öldürülene kadar, 14 yıl 3 ay 17 gün boyunca bu görevde kalarak Osmanlı tarihinin en uzun süre görev yapan sadrazamı olmuştur. Sadrazamlığı süresince imparatorluğun idaresini fiilen elinde tutmuştur. Kanuni Sultan Süleyman’ın son seferi olan Zigetvar’da henüz kuşatma devam ederken ölen sultanın ölüm haberini gizleyerek kuşatmayı kendisi idare etmiş ve Zigetvar’ın fethini tamamlamıştır. Sultanın ölüm haberini gizleyerek aynı zamanda Sultan II. Selim’in tahta çıkmasını sağlamıştır. II. Selim döneminde, Sokullu Mehmet Paşa’nın Avrupa’yı Osmanlı’ya karşı birleştirir düşüncesiyle karşı çıkmasına rağmen kendisinin muhalifleri olan Piyale Paşa ve Lala Mustafa Paşa’nın etkisiyle Divan-ı Hümayun’dan Kıbrıs’ın alınması kararı çıkar. Kıbrıs alınır alınmasına ama Paşa’nın öngördüğü üzere Avrupalılar birleşerek bir Haçlı donanması oluşturur ve İnebahtı’da gerçekleşen savaşta Osmanlı donanması ağır bir yenilgi alır. Bunun üzerine Mehmet Paşa Venedik elçisine karşı o meşhur sözünü eder: Biz sizden Kıbrıs’ı alarak kolunuzu kestik, siz ise donanmamızı yenmekle yalnızca sakalımızı kestiniz; unutmayın ki, kol bir daha yerine gelmez, ama sakal eskisinden de gür çıkar.” Nitekim yine Paşa’nın dediği gibi olacaktır. Kısa sürede donanmayı hazır hale getirebilmekten şüphesi olan Kaptan-ı Derya Uluç Ali Paşa’ya “Paşa! Paşa! Bu devletin kuvvet ve kudreti o derecedir ki, bütün donanma lengerleri (gemi demiri) gümüşten, resenleri (halatları) ibrişimden, yelkenleri atlastan yapılmak ferman olunsa layıktır. Hangi geminin malzemesi yetişmezse gel benden al!” diyerek kısa sürede Osmanlı donanmasını yine ayağa kaldırır ve İspanyollardan Tunus’u alır. Sokullu Mehmet Paşa, III. Murat döneminde, padişahın eşi Safiye Sultan tarafından tutulan derviş kılığına girmiş bir yeniçeri tarafından ikindi divanı çıkışında kalbinden hançerlenmiştir. Suikastı düzenleyen yeniçeri hemen yakalanmış ve oracıkta öldürülmüştür. Ancak Paşa yapılan müdahaleye rağmen kurtarılamamış ve kısa süre sonra hayatını kaybetmiştir. Naaşı Eyüp’e defnedilir. Sokullu Mehmet Paşa 60 yıllık devlet hizmeti süresince bulunduğu hiçbir görevden azledilmemiş, sürekli terfi alarak yükselmiş ve sadrazamlığı süresince de devlet idaresini bilfiil yürütmüştür. Bulunduğu her makamdaki başarıları sayesinde tarihimizin en önemli siyaset adamlarından biri olmuştur. Kendisi aynı zamanda iki metreyi aşan boyu ile Osmanlı’nın en uzun boylu sadrazamıdır. İstanbul’da Sokullu Mehmet Paşa’nın adını taşıyan iki külliye bulunmaktadır. Bunlardan biri Kadırga semtindeki külliye olup ötekisi ise Azapkapı’da, Haliç’in kenarında bulunur. Bunlardan başka diğerleri Lüleburgaz, Payas ve Havsa’da olmak üzere toplam beş külliyesi bulunmaktadır.

Kadırga’da bulunan bu külliyenin mimarı Mimar Sinan’dır. Her ne kadar ara sokaklarda kalmış olması sebebiyle pek bilinmese de Mimar Sinan’ın ustalık dönemine ait en güzel eserlerinden biridir. Külliye, daha önce orada bulunan Doğu Roma dönemine ait bir kilise ile aynı alan üzerine inşa edilmiştir. Külliyenin kitabesinde de burada daha önce bir kilisenin bulunduğu belirtilmiştir. Bu kilisenin kesin olarak tespit edilememişse de Sokullu Mehmet Paşa Külliyesi'nin Planıcaminin avlusunda kullanılan sütunların Azize Anastasia Kilisesi’nden alınmış olmaları burada bulunan kilisenin Azize Anastasia Kilisesi olduğunu düşündürür. Vaktiyle külliyenin batısında Sokullu Mehmet Paşa ve İsmihan Sultan’ın sarayı bulunurdu. Ayrıca mimar ve mimarlık tarihçisi Uğur Tanyeli ise külliyenin güneyinde kalan alanda Sokullu ailesinden Lala Mehmet Paşa’nın sarayının bulunduğunu ileri sürer ve bu alanın güney tarafındaki şimdi dükkan olarak kullanılan tonozlu duvarın sarayın zemin duvarı olduğunu iddia eder. Ayrıca külliye alanının kuzeydoğu köşesinde, Kanuni Sultan Süleyman’ın helvacıbaşısı İskender Ağa tarafından yaptırılan Helvacı Camii’nin kalıntıları bulunmaktadır. Bu caminin sadece bazı duvar kalıntıları ve şerefesinden yukarısı yıkılmış bir halde minaresi günümüze gelebilmiştir. Külliyenin çevresinde yer aldığı vakfiyede belirtilen iki kervansaray, bir fırın ve on beş odayı içeren bina, camide görevli iki imamın ikametine mahsus zemin katında üç dükkânın bulunduğu meşruta ve on dört dükkân günümüze kadar gelememiştir. Ancak medrese odalarının altında, ana giriş kapısının sağında ve solunda bulunan altı dükkân ile batıda tekke odalarının altında bulunan dört dükkân halen varlığını sürdürmektedir. Caminin ana girişinin sağında bulunan iki gözlü çeşme ise harap haldedir; muslukları ve ayna taşları sökülmüş, yalakları parçalanmıştır.

Külliye’de cami, medrese, sıbyan mektebi, tekke ve bir de şadırvan bulunmaktadır. Dış avlusu bulunmayan külliyenin üç farklı sokakta ve üç farklı kotta bulunan üç kapısı vardır. Meyilli bir arazi üzerinde bulunan külliye bu açıdan ender görülen eserlerden biridir. Mimar Sinan topografik zorlukları ustalıkla estetik bir etkiye çevirebilmiştir. Külliye’nin cümle kapısı yamacın aşağı kısmındaki Şehit Mehmet Sokak üzerinde bulunan kapıdır. Bu kapı doğrudan merdivenlere açılır ve merdivenler medrese dershanesinin altından geçerek kapıya göre 5 metre yüksekte bulunan caminin avlusuna çıkar. Bu merdivenli giriş eşine pek rastlanılmayan bir tasarım olup böylece kot farkı yaratıcı ve etkileyici bir avantaja çevrilmiştir. Avluda sütun ve mermer parçaları sanatkârane işlemeli kubbeli bir şadırvan bulunmaktadır. Camii, tek minareli ve tek kubbelidir. Taş minare caminin sağ tarafına konumlanmış olup, Mimar Sinan’ın eserlerinde alışılageldiği ölçüde dikey hatlar bulundurmaktadır. Minarenin şerefesi süslemeli ve korkulukları kendine hastır. Minare, 1923 yılında Mimar Kemalettin tarafından yenilenmiş, 1952 yılında ise restore edilmiştir. Son cemaat yerinin istalaktitli (sarkıtlı) sütunları yüksek kemerlerle birbirine bağlanmış ve üzeri yedi adet kubbe ile örtülmüştür. Kapının üzerindeki kitabede 979 tarihi işaretlidir, bu tarih caminin hicri takvime göre inşa yılıdır. Böylece caminin aynı alanda bulunan kilise yıkıldıktan daha sonra inşa edildiği de anlaşılır. Kitabe üzerindeki dokuz baloncuk içerisinde ise sülüs hat ile şu dokuz mısra yazılıdır:

Cami Girişi

Külliye Girişi

Hem nam-ı Fahr-i âlem yani Vezir-i Azam

Kim baht-ı lâyezali ikbâl-i sermedidir.

Küffar-ı hâk-isarın yıkıp kenisesini

Bir mâbed eyledi kim şehrin seramedidir.

Beyt-ül-ibade oldu o dar-ı küfr ü zulmet

Hakka bu mucizat-ı kübrayı Ahmedîdir,

Tarih fikr ederken bu fethe tarih-i gayb

Didi bu cami din-i Feth-i Muhammedîdir.

Fi tîs’a ve seb’jneve tis’a mie. (979)

Caminin 15.30×18.80 metre ölçülerindeki ibadet alanı 13 metre çapındaki bir kubbe ile örtülmüştür. Osmanlı mimarisinde Edirne Üç Şerefeli Camii’nden beri var olan klasik devrin altıgen planı bu camide daha gelişmiş bir şekilde uygulanmıştır. Altıgen planın bu camide kusursuz bir biçime eriştiği sanat tarihçileri tarafından vurgulanır. Kubbe’yi, mihrap ve taç kapı (portal) taraflarındaki ikişer ve yan kenarların ortasında bulunan birer olmak üzere toplam altı sütun taşımaktadır. Sütunlar birbirine yuvarlak kemerler ile bağlanmış olup, buradan çini kaplı pandantifler ile kubbe yuvarlağına geçilmektedir. Kubbe ağırlığının yan birleşkeleri yarım kubbelerce karşılandığından klasik dönem Osmanlı camilerinin büyük çoğunluğunda kubbe kasnağında mevcut payanda kemerciklerine burada gerek görülmemiştir. Yapının köşelerine gelecek şekilde birer yarım kubbe örtülmüştür. Genelde camilerin yan cephelerinin üzerine konulan yarım kubbeler bu camide köşelere konularak iç mekân daha da genişletilmiştir. Yapının dışından görülebileceği üzere her sütunun üzerine de bir ağırlık kulesi oturtulmuştur.

Mimar Sinan’ın birçok eserindeki sade iç süslemelere karşılık Sokullu Mehmet Paşa Camii iç süslemeleri ile göz alıcıdır. Ancak bu süslemeler Sinan’ın bir başka eseri olan Tahtakale’deki Rüstem Paşa Camii’nde olduğunun aksine burada mimariyi gölgelememektedir, aksine mimari ile son derece uyumludur. Camide kullanılan İznik çinileri benzersiz bir güzelliğe sahiptir. Çinilerde hâkim renk turkuazdır ancak İznik çinilerinin meşhur “parlak mercan kırmızısı” da kullanılmıştır. Kırmızının bu tonu yaklaşık elli yıl boyunca kullanılmış olup formülünün kaybedilmesi üzerine bir daha aynı ton tutturulamamıştır. Bu sebeple parlak mercan kırmızısının kullanıldığı sadece iki cami vardır. Bunlardan birisi ise Sokullu Mehmet Paşa Camii’dir. Döneminin en güzel örneklerinden biri olan prizmatik mukarnas oymalı mihrap ve minberden, özellikle minber külahının çini kaplamaları ve mihrabın iki yanındaki çini panolar caminin görselliğine ayrı bir hava katmaktadır. Mihrabın bulunduğu duvar diğer camilerde olduğu gibi yarıya kadar değil kemere kadar çinilerle kaplıdır. Bu duvardaki çiniler Türk çini sanatının eşsiz ve en olgun safhasının örneklerini sergilemektedir. Mermer mihrabın iki yanında bulunan yuvarlak panolarda İhlâs Suresi, üzerlerindeki daha geniş panolarda ise Kelime-i Tevhid yazılıdır. Pencerelerin üzerlerinde de üzerinde mavi beyaz süslü hatların bulunduğu çini kitabeler bulunmaktadır ki bunlar da Türk çini ve hat sanatlarının mükemmel ürünlerindendir. Giriş kapısının bulunduğu taraftaki kalem işleri de özgün ve güzel örneklerdir. Avlu giriş kapısının tavanını kaplayan malakari örnekler ve mahfil tavanlarındaki kalem işleri de başarılı eserlerdir.

Cami içindeki Hacer-ül Esved parçaları

Caminin en ilginç ve en önemli özelliklerinden biri ise yeryüzünde Hacer-ül Esved taşının parçalarının bulunduğu tek cami olmasıdır. Kâbe’deki bir onarım sırasında Hacer-ül Esved taşının muhafazası yenilenirken kenarlarından kopan, toplam uzunlukları 10 cm kadar olan parçalar İstanbul’a getirilmiş ve o sırada yapımı devam eden Sokullu Mehmet Paşa Camii’nde kullanılmışlardır. Hacer-ül Esved’den kopan 4 parça; giriş kapısının iç tarafına, mihraba, minber kapısına ve minber külahına görülebilecek bir şekilde yerleştirilmiştir.

Caminin aydınlatma ve ses sistemi Mimar Sinan’ın bu konulardaki ustalığının bir başka göstergesidir. Camide doksandan fazla pencere bulunmakta olup; pencereler yan cephelerde ve kasnakta yoğunlaşmıştır. Akustik sorunu ise kubbe kasnağı üzerinde bulunan oyukların içine yerleştirilen küplerle çözülmüştür. Bu sayede mekan içindeki tüm ses kubbede toplanıp içeriye dengeli bir şekilde dağıtılabilmiştir.

Külliyenin medresesi “U” şeklindeki planı ile iç avluyu çevreler. Üzeri küçük sıralı kubbeler ile örtülü 16 adet hücreden oluşan medrese kesme taştan yapılmıştır. İçeri ve dışarı birer pencere ile açılan hücrelerin içerisine bir adet ocak yerleştirilmiştir. Medresenin ortasında ve cümle kapısının üzerinde yer alan dikdörtgen planlı dershane bölümünün üzeri ise daha büyük bir kubbe ile örtülerek hücreler ile cami arasında mimari bir kompozisyon oluşturmuştur. Hücrelerin önündeki revaklar orijinalliği bozacak şekilde pvc doğramalarla kapatılmış olmasına rağmen avlu etkileyici havasını hala korumaktadır.

Helvacı Camii’nin kalıntıları

Külliye’nin tekkesi Osmanlı mimarisinin klasik döneminden kalan nadir tarikat yapılarındandır. Postnişin olarak görev alması kararlaştırılan Nûreddinzâde Şeyh Mustafa Muslihuddin Efendi, 1574’te vefat ettiğinde tekke inşaatı bitmediği için henüz göreve başlayamamış olması tekkenin cami ve medreseye göre daha geç bir tarihte tamamlandığını gösterir. Tekke, külliyenin güney kesiminde cami ile aynı eksende yer almaktadır.  Tekkeye girerken basık kemerli mütevazi bir kapıdan kare planlı ve kubbeli bir eyvana, buradan da iki sıralı beşer birimden oluşan bir revakla aynı ende olan tevhidhaneye (semahane) geçilmektedir. Tevhidhane girişinin önündeki kare planlı revak bir kubbeyle, dikdörtgen olan diğeri ise aynalı tonozlarla örtülüdür. Dikdörtgen planlı tevhidhanenin ortasında bir kubbe yer almaktadır. Kubbenin yanları ise düz tavanla örtülüdür. İç mekanda, mihrabın tam karşısında ayinlerde önünde şeyh postunun serildiği mihrap görünümlü bir niş yer almaktadır. Halveti Tarikatı’na bağlı olarak faaliyet geçen tekke 18. yüzyıl başlarında bir süre için Celvetiye Tarikatı’na geçse de ardından 1925 yılında tekkelerin kapatılmasına kadar geçen süreye kadar Halvetiye’nin Şabaniye koluna hizmet vermiştir. Tekkede ayinler Perşembe günleri yapılmıştır. Dahiliye Nezareti’nin kayıtlarına göre 1885 yılında tekkede yedi erkek ve bir kadın ikamet etmekteydi. Camiinin haziresinde sanat ve tarih açısından değerli pek çok mezar taşı bulunmaktadır. Postnişinler ve onların aile fertlerinin yanı sıra Sokullu Mehmet Paşa’nın iki torununa ait mezarlar da bu hazirede yer almaktadır.

Kadırgadaki bu külliye ve camisi yüzyıllar boyunca yaşanan birçok doğal afeti zarar görmeden atlatmış ve kesintisiz bir şekilde ibadete açık kalarak günümüze kadar gelmiştir. Birçok kişi tarafından Mimar Sinan’ın en güzel işi olarak görülen ve tartışılmaz bir şekilde eşsiz bir güzelliğe sahip olan bu eser günümüzde arka sokaklarda kalmış olması sebebiyle hak ettiği ilgiyi görememektedir. Ancak bu düşük ilginin bir avantajı da vardır ki: bu sayede genelde tenha olan caminin etkileyici atmosferi insan kalabalığı ve sesiyle bozulmaksızın hissedilebilmekedir.