Item image

İBRAHİM PAŞA SARAYI

İhtişamı ile döneminin en dikkat çeken sivil mimari eserlerinden biri olan İbrahim Paşa Sarayı’nın yapılış tarihi ve mimarı kesin olarak bilinmemekle birlikte tartışmalar II. Bayezid dönemi ve dönemin Hassa Mimarbaşısı Acem Ali üzerinde yoğunlaşmaktadır. At Meydanı Sarayı olarak adlandırılan yapının Kanuni Sultan Süleyman tarafından veziriazamı Pargalı İbrahim Paşa adına tüm masrafları sultan tarafından karşılanarak 1521 yılında restore edildiği bilinmektedir. Bu vesileyle At Meydanı Sarayı adı artık İbrahim Paşa Sarayı olarak anılmaya başlanmıştır. İbrahim Paşa Sarayı’nın, İstanbul’un tarih boyunca merkezi olmuş At Meydanı’nda bulunması ve imparatorluğun kalbi olan Topkapı Sarayı’na yakınlığı, başkentin en önemli yapılarından biri olduğunu göstermektedir. At Meydanı doğrultusunda ve At Meydanı’yla uyumlu bir şekilde tasarlanmıştır. Güneydoğusunda Sultanahmet Camisi,  kuzeybatısında Binbirdirek Sarnıcı bulunmaktadır.  İbrahim Paşa Sarayı bir kısmı Roma dönemi Hipodromu’nun kalıntıları (seyirci kademeleri) üzerinde olmak üzere üç kat boyunca yükselmektedir. Osmanlı’nın yükselme dönemi eserlerinden biri olan ve beş asırdır ayakta duran sarayı, günümüze kadar getiren en önemli etken kesme taş ustalığının başarılı bir eseri olmasıdır. Farklı dönemlerde taş istinat yapısının üzerinde yükselen ek ahşap bolümler (Ev, köşk vb.) yangın ve depremlerin gazabına uğramıştır. Benzeri sebeplerle birçok kez tadilat ve yenileme görmüş olan saraya Mimar Sinan’ın da katkısı olduğu tahmin edilmektedir.

Sarayın farklı büyüklüklerde dört avlusu bulunmaktadır. En genişi olan ikinci avlu At Meydanı’nı gören seyir terası gibi tasarlanmıştır. Bununla birlikte avlunun hemen yanında, sarayın güney ucunda yükselen Divanhane bölümü adeta üzerinde bulunduğu Roma dönemi Hipodrom’undaki imparator locası gibi padişahın meydandaki şenlikleri izlemesi için ayrılmıştır. Seyir yeri olarak tasarlanan balkon kafes Nakkaş Osman’ın minyatürlerinde resmedilmiştir. Günümüzde bu kafesin benzer bir kopyası aynı yerinde görülmektedir. Avluların etrafında toplanmış saray, 1939 yılında, hemen arkasında yapımına başlanan İstanbul Adliye Sarayı (Günümüzde Milli Eğitim Müdürlüğü) inşaatı yüzünden zarar görmüştür. Sarayın dördüncü avlu bu vesileyle yıkılmıştır.

İbrahim Paşa’ya tahsis edilen sarayın, tarihin tüm dönemlerinde İstanbul’un en önemli yerleşim noktası olan At Meydanı’nda bulunması İbrahim Paşa’nın padişahın gözdesi olduğunun bir göstergesidir. İmparatorluk tarihinde hayli şöhrete sahip olmasında İbrahim Paşa’nın hayat hikâyesinin payı da büyüktür. İbrahim Paşa Yunanistan’ın Parga şehri yakınlarındaki bir köyde doğmuştur. Şehzadeliğini Manisa’da geçiren Sultan Süleyman’ın hizmetinde bulunarak onun en yakın adamlarından biri olmuştur. Süleyman’ın tahta geçmesi ile İstanbul’a gelmesi ise hızlı yükselişinin başlangıcı olmuştur. Topkapı Sarayı’nda kapı ağası olarak başladığı görevini, has odabaşı, iç şahinciler ağası ve Rumeli Beylerbeyi olarak sürdürmüştür. Gelenek dışı bir sürede yükselmesi onu son olarak 13 yıl sürecek veziriazam makamlığına getirmiştir. Padişah’ın kız kardeşi Hatice Sultan’la da evlenerek padişahın güvenini ve desteğini en ileri boyutta kazandığını ilan etmiştir adeta.

Padişah’a olan bu yakınlığı ile dikkatleri üstüne çeken İbrahim Paşa, veziriazamlığı döneminde çok önemli diplomatik ve askeri görevlerde bulunmuştur. Mısır’da bozulan nizamı düzeltmekle görevlendirilmiş ve 1534’te Mısır Beylerbeyi unvanını almıştır. Macaristan seferinin serdarlığını üstlenerek Mohaç Meydan Muhaberesi’nde kazanılan zaferde pay sahibi olmuştur. İmparatorluğun en güçlü döneminde güç ve kudretin zirvesine çıkan İbrahim Paşa’nın son seferi Irakeyn Seferi olmuştur. Bağdat’ın zapt edilmesiyle sonuçlanan seferde, nüfuslu biri olan İskender Çelebi ile anlaşmazlığa düşmesi ve onu katlettirmesi onun için sonun başlangıcı olmuştur. Bu olayın ardından zaten büyük yetkilerle donatılan İbrahim Paşa’nın bir de kendini sultan unvanı ile anmaya başlaması saray çevresinde rahatsızlık yaratmıştır. Yükselişi gibi ölümü de ani olmuş; 1536 yılının bir kış günü iftar için çağrıldığı Topkapı Sarayı’nda Sultan Süleyman’ın emri ile boğdurularak katledilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu tarihi boyunca bir daha hiçbir vezirin ulaşamayacağı yetki ve güç böylelikle tarihe gömülmüştür. İbrahim Paşa’nın yaşamı boyunca ve hatta ölümünden sonra bile kendisine takılan lakaplar adeta hayatının bir özeti gibidir. “Pargalı” lakabını memleketinden alan İbrahim Paşa, özellikle batılı sanatlara olan ilgisi yüzünden “Frenk” lakabını da almıştır. Başarıları ve padişah nezdindeki değerli yeri sebebiyle Makbul İbrahim Paşa olarak anılmasına rağmen hazin ölümünün ardından Maktul İbrahim Paşa olarak tarihe geçmiştir.

İbrahim Paşa’nın katlinden sonra saray, II. Selim Dönemi’nde Lala Mustafa Paşa’ya, III. Murat Dönemi’nde Bosnalı İbrahim Paşa’ya, akabinde Yemişçi Hasan Paşa’ya ve onun ardından da Güzelce Mahmud Paşa’ya tahsis edilmiştir. 1524’te İbrahim Paşa’nın düğününe, 1530’da Sultan Süleyman’ın şehzadelerinin sünnet düğününe, 1582’de ise III. Murad’ın oğlu Mehmed’in sünnet düğünlerine ev sahipliği yapan İbrahim Paşa Sarayı uzun bir süre aralıksız olarak kullanılmış ve önemli devlet adamları arasında sürekli el değiştirmiştir.

Sarayın kullanımı son olarak Türk ve İslam Eserleri Müzesi’ne verilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde artan kaçakçılığın, yağmaların ve hırsızlıkların önüne geçebilmek için eserlerin toplanması ve koruma altına alınması kararlaştırılmıştı.  Bu vesileyle İslam sanatı eserlerinin değeri anlaşılmaya başlanmış ve saray 27 Nisan 1914 tarihinde koleksiyonunda bulunan halılar, hat levhalar, ahşap işleri, el yazmaları, kabartmalar ve çinilerle birlikte müze olarak açılmıştır. 1983 yılında yapılan onarımın ardından Süleymaniye Külliyesi’nin imaret binasında bulunan eserler de İbrahim Paşa Sarayı’na taşınmış ve sergilenmeye başlanmıştır. Müze, İslam ve Türk sanatının hemen her döneminden ve her türünden seçkin 40000’i aşkın eserleriyle bugün alanında dünyanın sayılı müzeleri arasına girmiştir. En son olarak müze olarak açılışının 100. yıldönümü olan 2014 yılında, girdiği yeni bir tadilat döneminin ardından çağdaş müzeciliğin güzel örneklerinden biri haline gelmiştir.

Yazar: Osman GÖREN